Hem koçluk görüşmelerinde hem de iş hayatında sıkça karşılaştığım bir durum var; kişisel alma ve onunla birlikte gelen varsayımlar, tetiklenmeler ve içten içe büyüyen hikâyeler. Çoğu zaman anlatım çok basit bir olayla başlar; söylenen bir cümle, atılan bir mesaj ya da verilen kısa bir geri bildirim. Ama konuşma derinleştikçe, zorlayan şeyin olaydan çok, o an içeride yaşanan ve hızla kişisel bir anlam kazanan duygu olduğu ortaya çıkar. Bazen ortada çok büyük bir olay olmasa bile, içeride yaşanan şey oldukça büyük olabiliyor.
“Bunu bana niye böyle söyledi?”, “Kesin beni yetersiz buluyor.”, “Bunu özellikle bana yaptı.”
Çoğu zaman fark etmediğimiz şey şu: bizi zorlayan, yaşanan olaydan çok, o olayın bizim içimizde dokunduğu yer. Ve biz o duyguyla temas etmekte zorlandığımızda, olan biteni fark etmeden kişisel bir çerçeveye yerleştiriyoruz. İşte kişisel alma tam da burada başlıyor.
Zihnin Hikâye Yazma Hızı
İnsan zihni belirsizlikle pek iyi geçinmez; boşlukları sevmez, net olmayan durumlarda beklemek istemez. Bu yüzden yeterli veri olmadığında bile, çok hızlı bir şekilde bir anlam üretir.
Toplantıda fikrin sorulmaz.
Mesajın cevabı kısa gelir ya da hiç gelmez.
Geri bildirim beklediğinden daha nettir.
Zihin neredeyse otomatik olarak şunu söyler: “Burada benimle ilgili bir şey var.”
Oysa çoğu zaman durup kendimize şu soruyu sormayız:
Gerçekten bu durum benimle mi ilgili, yoksa ben mi öyle yorumluyorum?
Çünkü kişisel almak çok hızlıdır; durmak, hissetmek, olan biteni gerçekten fark etmek ve o duyguyla temasta kalmak ise zamanla gelişen bir farkındalık ister.
Hikâye Değil Süreç
Tam bu noktada Gestalt yaklaşımının çok temel ama dönüştürücü bir bakışı devreye girer. Gestalt alanındaki çalışmalarıyla alana yön veren Sevgili Nita Scherler’in eğitimlerinde sıkça vurguladığı gibi, hikâye değil, süreç önemlidir.
Yani asıl mesele, olaydan sonra zihnin ne anlattığı değil; olay yaşanırken bedende, duyguda ve farkındalıkta neler olup bittiğidir.
Nita’nın altını çizdiği gibi, hikâye çoğu zaman deneyimin kendisi değildir; deneyimle temas edemediğimizde, zihnin sonradan ürettiği bir düzenleme çabasıdır. Yaşananı açıklamaya çalışır ama çoğu zaman bizi yaşanan şeyden uzaklaştırır.
Toplantıda fikrin sorulmadığı an bedende ne oldu?
Mesaj beklediğinden kısa geldiğinde içinde ne hissettin?
Geri bildirimi duyduğun anda hangi duygu yükseldi?
Gestalt bakışında asıl çalışma, tam da bu sorularla başlar.
Zihin ise bu süreci fark etmek yerine çok daha tanıdık bir yere gider ve hızla bir hikâye üretir; nedenler, niyetler, varsayımlar ekler. Bu hikâye çoğu zaman rahatlatıcıdır çünkü belirsizliği azaltır, ama aynı zamanda bizi şu anda yaşanan deneyimden koparır.
Bu yüzden Gestalt’ta farkındalık, “Bunu neden yaptı?” sorusuyla değil,
“Şu an bende ne oluyor, ben ne yaşıyorum?” sorusuyla derinleşir.
Hikâyeye ne kadar hızlı gidersek, süreci o kadar hızlı kaçırırız.
Varsaymak Tuzağı: Bilmediğimizi Bildiğimizi Sandığımız An
Kişisel almanın en sessiz ama en güçlü eşlikçilerinden biri varsaymaktır; yani elimizde yeterli bilgi yokken, karşımızdaki kişinin niyetini, düşüncesini ya da motivasyonunu bildiğimizi sanmak.
Varsayım çoğu zaman içimizden geçen cümlelerle kendini gösterir:
“Bunu bilerek yaptı.”
“Ne demek istediğini anladım.”
“Onu tanıyorum, niyeti bu.”
Gerçekte ise karşımızdaki kişinin iç dünyasına dair bilgimiz oldukça sınırlıdır. Ama bilmediğimizi kabul etmek yerine, zihnimizin yazdığı senaryoya tutunuruz; çünkü varsayım belirsizliğin yarattığı rahatsızlığı kısa süreliğine azaltır.
Ne var ki varsaydığımız anda dinlemeyi bırakır, sadece kendi hikâyemizi doğrulayacak işaretleri aramaya başlarız. Bu da kişisel almayı neredeyse kaçınılmaz hale getirir.
Tetiklenme Anı: Bugünün Olayı Neden Bu Kadar Tanıdık?
Tetiklenme çoğu zaman sadece bugüne ait değildir; geçmişte yaşanmış, belki ifade edilememiş, belki de hiç konuşulmamış bir duygunun bugünde yeniden yüzeye çıkmasıdır.
Bir kelime, bir ton, bir ifade; yıllar önce hissettiğin bir değersizlik duygusunu, görülmeme halini ya da kendini sürekli ispat etmek zorunda kaldığın bir dönemi hatırlatabilir. Ve verdiğin tepki, bugünkü duruma değil, o eski yükün ağırlığına yönelir.
Bu yüzden bazen kendimize bile şaşırırız: “Ben neden bu kadar alındım?”
Çünkü aslında alındığımız şey, söylenen cümlenin kendisi değil; o cümlenin bizde çok daha önceden yerleşmiş bir anlama dokunmasıdır.
Balkona Çıkmak: Hikâyenin İçinden Bir Adım Geri Çekilebilmek
Tam bu noktada liderlik literatüründen güçlü bir kavram devreye girer. Ronald Heifetz, Leadership on the Line kitabında, adaptif liderliğin en kritik becerilerinden birinin, aksiyonun tam ortasındayken bile “balkona çıkabilmek”, yani olan biteni sistem düzeyinde görebilmek olduğunu vurgular.
Bu, sadece organizasyonlar için değil, insanın kendi iç dünyası için de oldukça dönüştürücü bir metafordur.
Balkona çıkmak, duyguyu bastırmak değildir; duygunun seni tamamen yönetmesine izin vermeden, bir an durup şu alanı açabilmektir:
“Ben şu an olayın içindeyim ve hikâyenin tamamını göremiyor olabilirim.”
Balkondan baktığında ise, oyundaki diğer oyuncuları ve onların hamlelerini daha sakin, daha mesafeli ve daha objektif bir yerden görme ihtimali doğar.
Sürece Döndüğümüzde Ne Değişir?
Sürece dönebildiğimizde, yani hikâyeyi bir kenara bırakıp yaşananla gerçekten temas ettiğimizde, dikkatimizi “haklı mıyım?” sorusundan yavaş yavaş çeker ve şuraya yöneltiriz:
Bu söz bende neyi tetikledi?
Bu duygu bana nereden tanıdık?
Şu anda bedenimde ne oluyor?
Bu sorular net cevaplar vermez ama temas yaratır. Ve temas arttıkça, otomatik tepkiler yavaşlar.
Tepki Yerine Temas
Kişisel alma ve varsayma çoğu zaman otomatik bir tepkidir. Zihin hızla devreye girer, olan biteni anlamlandırır ve bizi korumaya çalışır. Bu refleks kısa vadede işe yarar gibi görünür; belirsizliği azaltır, kontrol hissi verir.
Ama süreçle temas etmek bambaşka bir yerden gelir. Temas, olan bitene hemen anlam yüklemek yerine, o anki deneyimle kalabilmeyi; bedende ve duyguda olanı fark edebilmeyi gerektirir. Bu yüzden temas yavaştır. Sabır ister, cesaret ister ve çoğu zaman konfor alanının dışına çıkmayı gerektirir.
Tepki bizi korur, ama çoğu zaman aynı döngünün içinde tutar. Temas ise korumaz aksine rahatsız edebilir ama genişletir; bakış açısını büyütür, ilişkilere alan açar ve öğrenme ihtimalini canlı tutar.
Bu yüzden tetiklendiğimiz anlarda asıl soru şuna dönüşür: “Ben şu anda kendimi korumaya mı çalışıyorum, yoksa olanla gerçekten temas etmeye hazır mıyım?”
Bu ayrımı fark edebildiğimiz her an, otomatik tepkiden bilinçli seçime doğru küçük ama anlamlı bir adım atmış oluruz.
Kişisel almak ve varsaymak insani tepkilerdir; zihnin bizi koruma çabasının doğal bir parçasıdır. Asıl mesele, bu tepkilerin bizi nereye götürdüğüdür.
Her sözü üstüne almak zorunda değilsin.
Her düşünceyi gerçek sanmak zorunda değilsin.
Her tetiklenmede eski hikâyeyi yeniden oynamak zorunda değilsin.
Bazen en dönüştürücü şey, cevabı bulmak değil; hikâyeyi bir anlığına askıya alıp sürecin kendisini dinlemektir.
Çünkü hikâye sustuğunda, temas başlar. Temas başladığında ise insan hem kendini hem karşısındakini daha gerçek, daha canlı ve daha bütün bir yerden görebilir.
Ve bazen tam da bu temas anında, bir adım geri çekilip balkona çıkmak mümkün olur; oyunun ortasında kaybolmak yerine, olan bitene biraz mesafeden bakmak, kendini ve diğerlerini daha sakin ve daha şefkatli bir yerden görebilmek.
Ve çoğu zaman, tam da orada, kendimizle yeniden ve daha sahici bir bağ kurarız.



