Çocuklar ve sorumluluklar dışında bana kalan o nadir boş anlarda, tam dinlenecek gibi oluyorum… ama zihnim hemen devreye giriyor.
Sanki bir şey eksik. Hâlâ yapmam gereken başka bir şey varmış gibi içimde huzursuz bir kıpırtı başlıyor.
Sanki üretmem, çalışmam, “boş vakti değerlendirmem” gerekiyormuş gibi bir baskı altında hissediyorum.
Kahvemi alıp koltuğa oturuyorum.
Her şey hazır: keyif almak, biraz durmak, nefeslenmek için.
Ama içim kıpır kıpır. Çünkü zihnim hemen devreye giriyor, anında bir sürü düşünce üretiyor.
“Bu zamanı boşa harcıyorsun.” “Hadi, şu boşlukta eksik kalan birşeyleri tamamlayabilirsin. “Tam dinlenmeden önce biraz daha işe yarar bir şey yap.”
Sanki sadece var olmak yetmiyor.
Sanki üretmediğim her an, duruyormuşum gibi geliyor.
Ve bu his bana çok tanıdık.
Bu sadece o anlık bir huzursuzluk değil.
Bu, çocukluktan beri içimde sessizce çalışan bir kalıp, bir şema.
Şema terapisi bu kalıba “Yüksek Standartlar Şeması” diyor.
Yani, ancak yeterince üreterek, çabalayarak ya da başarılı olarak değerli olduğuna inanmak.
Bu kalıp, çocukken beni motive eden bir şeydi. Ama zaman zaman yorgun ve tükenmiş hissettiriyor.
Şema Nedir?
Hepimizin, olayları yorumlama biçimimizi şekillendiren düşünce kalıpları var. Psikolojide bunlara şema deniyor.
Şemalar, kendimizi, diğer insanları ve dünyayı nasıl algıladığımızı belirleyen zihinsel yapılardır.
Tekrarlanan deneyimler, zihinsel yollarımızda derin izler bırakır.
Mesleğim gereği görevim, insanların inanç sistemlerini yani şemalarını duymaktır. Bu şemalar sık sık danışanlarımın çocukluklarından gelen hikâyelerle ortaya çıkar.
Çoğu zaman, o anki duygularla baş edebilmek ya da kendimizi bir şekilde koruyabilmek için geliştirdiğimiz yollar bunlar. Ancak çocuklukta bizi koruyan bu sistemler, yetişkinlikte bizi kısıtlayabilir.
Şemalar ne kötü ne de yanlış yapılardır. Aksine, çoğu zaman bir dönemde bize yardımcı olmuş, bizi duygusal olarak ayakta tutmuşlardır. Belki çocuklukta, belki daha sonra yaşadığımız zorlayıcı anlarda bizi koruyan bir işlev görmüşlerdir. Ama bu şemalar, çoğu zaman o dönemin ihtiyaçlarına göre çalışır; bugünün koşullarına uyum sağlamazlar. İşte bu yüzden, onları fark ettiğimizde otomatik tepkilerimizin nereden geldiğini gördüğümüzde, farklı, daha bilinçli ve bize iyi gelen tepkiler verme özgürlüğünü kazanmaya başlarız.
Tanıdık Geliyor mu?
“Herkesin zihninde kendine özgü şemalar vardır. Kimimizin içinde zaman zaman şöyle sesler belirir...”
“İnsanlar beni terk eder.”
“Ne yaparsam yapayım yeterli olamıyorum.”
“Duygularımı gösterirsem zayıf görünürüm.”
“Başkaları olmadan hiçbir şeyi başaramam.”
“Ancak mükemmel olursam sevilirim.”
Bu düşüncelerin birçoğu, hayatımızın henüz şekillenmeye başladığı çok erken dönemlerde zihnimize yerleşti. Ve bugün hâlâ, çoğu zaman farkında bile olmadan, otomatik olarak devreye giriyorlar. Çünkü şemalar boşlukta olan düşünceler değil; kendimizi, başkalarını ve hayatı nasıl yorumladığımızı belirleyen derin inanç sistemleri.
”Bir danışanımda ise şu şema vardı: “Ne yaparsam yapayım, yeterli değilim”
Danışanım, kurumsal hayatta yıllar içinde deneyim kazanmış, yönetici pozisyonuna gelmiş, dışarıdan bakıldığında oldukça başarılı biriydi.
Projelerini zamanında tamamlıyor, ekip yönetiminde güçlü bir duruş sergiliyor ve yöneticilerinden olumlu geri bildirimler alıyordu.
Ancak tüm bu dışsal başarı göstergelerine rağmen, iç dünyasında sürekli süren bir huzursuzluk vardı. Her başarıdan sonra rahatlamakta zorlanıyor, kısa sürede yeni bir eksik ya da yapılması gereken başka bir iş buluyordu.
Kendisine dair taşıdığı temel inanç, terapi seansları sürecinde netleşti:
“Ne yaparsam yapayım, yeterli olamıyorum.”
Bu düşünce, başarılarının kalıcılığını sorgulamasına neden oluyordu. Bir projeyi tamamladığında kısa süreli bir memnuniyet hissediyor, ancak bu his hızla yerini “bir sonraki istenilen gibi olacak mı?” endişesine bırakıyordu. Sanki yaptığı her iş, sadece bir sonraki yetersizlik duygusuna kadar geçerliydi. Gerçek bir iç güven oluşmuyordu; sadece kısa süreli bir rahatlama yaşanıyordu.
Geçmişe döndüğümüzde bu şemanın çocuklukta temellendiğini gördük.
Küçükken çabası değil, sonuçlar önemsenmişti. Başarı övülürken, başarısızlık sessizlikle ya da eleştiriyle karşılanmıştı. Zamanla şu inanç gelişmişti:
“Ancak kusursuz olursam değer görürüm. Aksi hâlde fark edilmem ya da eleştirilirim.”
Bu düşünce yapısı, yetişkinlikte onun sürekli kendini geliştirme motivasyonunu beslemişti, ama aynı zamanda hiçbir zaman yeterli hissetmemesine neden oluyordu.
Kendi katkısını küçümseyen, başarıyı şansa bağlayan bir bakış açısı gelişmişti.Terapi sürecinde, bu düşünce kalıbının artık işlevsel olmadığını fark etti.
Şunu çalıştık: Yetersiz hissetmen, gerçekten yetersiz olduğun anlamına gelmez. İçindeki eleştirel ses ne söylerse söylesin, geriye dönüp baktığında başarıyla tamamladığın, katkı sunduğun pek çok an var. Ve bunlar sadece şans ya da tesadüf değil senin emeğinin sonucu.
Zamanla sadece sonuca değil, sürece, emeğe ve öğrenmeye de değer vermeye başladı. Mükemmel olmasa bile yeterli olduğunu kabul etmek, çalışma stilinde de zihinsel yükünü hafifletti. Hataların ya da eksiklerin varlığı artık kişisel değerine doğrudan bir tehdit gibi gelmiyordu. Bu da ona hem iş yaşamında hem özel hayatında daha sürdürülebilir bir denge kurma fırsatı verdi.
Başka bir danışanımın taşıdığı güçlü şema ise şuydu:
“İnsanlar beni terk eder.”
Küçükken anne babası ile duygusal yakınlık kurmakta zorlanmıştı, zaman zaman kendisinden uzaklaşırlardı. Bazen gerçekten evde olmazlardı, bazen de yanındayken bile duygusal olarak ulaşılmazlardı. Bu belirsizlik, onun için tanıdık bir hâle geldi.
Zamanla, yakınlık kurmanın bir riski olabileceğini öğrenmişti.
“Yakınlık kurarsam, sonunda yalnız kalırım.”
Yetişkinlikte bu, hem ilişkilerden kaçmaya hem de onlara sıkı sıkıya tutunmaya neden oldu.
Yakınlık istemekle ondan korkmak arasında sıkışıp kalmıştı.
Küçük bir tartışma bile onu hemen felaket senaryolarına götürüyordu:
“İlişkimiz bitti. Gidecek. Yalnız kalacağım.”
Bu düşünce, geçmişte onu hazırlıklı tutan bir savunma biçimiydi.
Ani uzaklaşmalara karşı bir tür zihinsel alarm sistemi kurmuştu böylece hayal kırıklığına uğramadan önce kendini koruyabilecekti. Ama bu sistem, artık ihtiyacı olan güveni değil, sürekli bir tedirginlik hissi yaratıyordu.
Her ilişkide tetikte olmak, gerçekten bağ kurmasını zorlaştırıyor; içten içe yoran bir döngüye dönüşüyordu. Ne tam bağ kurabiliyor, ne de rahatlayabiliyordu. Sanki sevgiyle birlikte hep bir tehdit de geliyordu. Beraber bu korkuya karşı başka bir yerden bakmaya başladık.
Zihninde tetiklenen duygularla, o anın gerçekliğini ayırmayı öğrendi. “Bu gerçekten şu anda yaşanan bir kayıp mı? Yoksa sadece geçmişten kalan, tanıdık ama bugüne ait olmayan bir tepki mi?
Bu basit ama önemli sorgulama, ona seçenek sundu. Kaygıya kapılmadan önce düşünme alanı açtı. Zamanla ilişkilerine daha esnek, daha sağlıklı bir yerden yaklaşmaya başladı.
Değişim Nereden Başlar?
Şemalarımızı fark etmek, geçmişi suçlamak ya da silmek değil,
farkındalık geliştirerek yeni tepkiler vermeyi mümkün kılmaktır.
Bazen bu, bir tepki vermeden önce durmak, zihnimizin anlatmak istediği hikâyeyi sorgulamak ya da bir durumu farklı bir gözle görmeyi denemek işe yarayabilir.
Farkındalık her şeyi çözmez, seçme özgürlüğü verir.
Ve bu küçük seçimler, tekrarlandıkça, hayatımızın gidişatını değiştirir.
Kendinize şunu sorarak başlayabilirsiniz: “Zihnim boşlukları hangi eski cümleyle dolduruyor?”
Belki o ses sizin değil, size yıllar önce ezberletilen bir ses. Ve belki artık onu bırakmanın zamanı gelmiştir.
Şemalarımızı değiştirmek, hayatımızı gerçekten değiştirebilir.
Bunun Hayatınıza Etkisi Ne Olabilir?
Aynı döngüler içinde sıkışıp kaldığınızda, nedenini anlayabilirsiniz.
O “hep böyle oluyor” dediğiniz tepkilerin kökenini bulabilirsiniz.
Yetişkin hâlinizle çocukluk inançlarınız arasına mesafe koyabilirsiniz.
Başka seçeneklerin, başka düşünme yollarının olduğunu görebilirsiniz.
Son zamanlarda kendime sık sık şunu hatırlatıyorum:
“Değerli olmak için sürekli üretmek zorunda değilim. Sadece var olmak da yeter.”
Her zaman bu cümleye içten içe inanabildiğimi söyleyemem. Bazı günler eski sesler daha baskın, eski alışkanlıklar daha güçlü olabiliyor.
Ama artık neyle karşı karşıya olduğumu biliyorum. O otomatik tepkiyi tanıyorum.
Ve bu farkındalık bile, yıllardır aynı şekilde işleyen döngüde bir boşluk açıyor. İşte o küçük boşluk… değişimin başladığı yer oluyor.
Şemalar güçlü olabilir. Bizi yıllarca aynı şekilde düşündürebilir, benzer döngülere sokabilir. Ama onları fark ettiğimizde, artık o döngüye mecbur olmadığımızı da görmeye başlarız.
Bu farkındalık hemen her şeyi değiştirmeyebilir. Ama düşüncelerle aramıza biraz mesafe koymamıza, yeni tepkiler denememize, daha güncel ve bize iyi gelen yollar seçmemize yardımcı olur.
Zihninizde neyin çalıştığını fark etmek, kendinizle daha gerçek bir ilişki kurmanın ilk adımıdır.
Bazen yalnızca bunu fark etmek bile iyileştirici olabilir.



